Okul Kitaplarındaki Subliminal Mesajlar

Okul Kitaplarındaki Subliminal Mesajlar

Eğitimin insanı heyecanlandırmaktan çok endişelendiren bir olgu haline dönüşmesi Türkiye’de herhalde 80’li yıllardan sonra ortaya çıktı. Örneğin, okul seçmek, öğretmen seçmek, dershane seçmek gibi kavramlar hayatımıza yerleşti. Hatalı bir seçimin, çocukların geleceğini mahvedeceği korkusu sıradanlaştırıldı. Bunun nasıl yapıldığını, eğitimin devlet propagandası, kontrol mekanizması haline dönüştüğünü, siyasallaştığını, örümcekleştirildiğini gördük. Eğitim sırtımızda taşıdığımız bir kambur haline geldi.

okumaya devam!

Karadeniz

Karadeniz

Çıkılan her yolculuk bir beklentinin arkasından koşmaktır. Levi Strauss’un 1935’li yıllarda Güney Amerika ve Hindistan gibi dünyanın çeşitli yerlerine yaptığı yolculuklarda arayıpda bulamadığı “eski dünya” ve “özgün toplumlar” fikri, geçtiğimiz ağustos ayında kısa süreliğine gittiğim Karadeniz gezisinde aklımdan hiç çıkmadı. Tristes Tropiques adlı kitabına, Levi Strauss, ‘gezmekten ve gezginlerden nefret ediyorum’ diye başlar. Zira, Amazonların içinde tek tük kalmış  kabileler dışında gittiği her yerde batının ve batılılaşmanın geri dönülmez izlerini görmüş ve dünyanın artık sadece tekkültürden ibaret olan bir yer olduğuna kanaat getirmiştir.

Ben de Karadeniz’e giderken, eskiye dair mütevazi kırsal yaşamı, balıkçı teknelerini, sessiz dağları hayal etmiştim. Ancak ne şehirlerinde, ne köylerinde ne de yaylarında kafamda tasarlamış olduğum o özgün hayatı görebildim. Türkiye’nin diğer yerlerinde olduğu gibi artık yaşam plastik poşetlerden, pimapenden, köfte ve bir turist şenliğinden ibaret. Bozulmamış doğa, özgün kalmış bir yaşam diye bir şeyin olmadığını fark etmekse basit bir  hayal kırıklığından öte.

okumaya devam!

Şehirler, insanlar…

Şehirler, insanlar…

Berlin’e taşınıyoruz.  Bu kadar yıllık Münih hayatımızı bırakıp, iki çocukla. Bunu arkadaş ve tanıdıklarımıza söylemeye başladığımızdan beri gelen tepkiler genelde olumlu oldu. Orada hem aile hem arkadaşlarımızın olması, Berlin’in büyük ve güzel bir şehir (güzel şehir nedir onu da ayrıca konuşmak lazım) olması bunu hem anlaşılır bir seçim yapıyor hem de çoğu insanın bizim adımıza cesaret verici yorumlar yapmasına sebep oluyor. Öte yandan burada da, Münih’te de aile ve arkadaşlarımız var. Onlardan ayrılmak oldukça zor olacak fakat onlar da bizim açımızdan bu kararın nedenlerini anladıkları için çok destekleyici bir tavır sergilediler.

Bir de bu kararı hiç anlamayan ya da yanlış olduğunu düşünenler oldu. Bu tepkilerin (neredeyse) hepsi Münih’te sanat ya da kültür alanında çalışan tanıdıklarımızdan geldi. Şimdi bu kişilerin hepsi Almanca konuştukları, Türkçe bilmedikleri için burada yazmam dedikodu yapmak mı oluyor endişemi bir kenara bırakarak bu konudan bahsetmek istiyorum. Biraz kişisel bir yazı olacak, uyarmadan başlamayayım. okumaya devam!

Martı

Martı

Martılar konusunda düşünceleriniz nedir?

İstanbul’un klasik simgelerinden biri olan martılara, vapurdayken bir iki kere simit atma dışında pek bir etkileşimim olmamıştı. Sabahları inanılmaz gürültücüler ve bizim evin çatısında pat pat pat diye sesler çıkarıyorlar. Eşimse, onlara gökyüzünün sıçanları ismini takmış.

Bir kaç hafta önce işe gitmek için yolda yürürken, tam yolun ortasında bir su (çamur?) birikintisinden su içen bir martı gördüm. Yanından geçerken, irkilip uçmadığını görünce haliyle şaşırdım. Ama tam yolun ortasında duruyordu – arabalar, insanlar etrafında. Benim gibi bir başkasının da ilgisini çekince, biz martıyı gözlemlemeye koyulduk ve bir araba daha yanından geçerken uçmadığını görünce, uçamadığını anladık. Tam o sırada, bir sokak kedisi yaklaşmaya başladı…yerden yerden. Ben sokak kedisini kontrol etmeye, diğer kişi de arabaları kollamaya başladı. Bir minibüs hızla gelirken dur deyince, şoför inip şak diye kaptığı martıyı, ‘kim bununla ilgilenen?’ deyince, denize girmek isteyen ancak soğuktan çekinen bir birisinin arkadan itilmesine benzer bir edilgenlikle ‘ben’ deyivermiş bulundum. Ve bu yaşımda vahşi bir canlı sayılan bir martıyı avuçlayarak, sokağın ortasında kalakaldım.
okumaya devam!

Asuman Baytop

Asuman Baytop

Prof.Dr. Asuman Baytop 18 Şubat’ta vefat etti. Büyük ihtimal haberiniz olmadı ve yine büyük ihtimal Asuman Baytop adını hiç duymadınız. Ama çiğdem çiçeğini duymuşuzdur hepimiz. Anadolu’nun birçok yerinde baharın habercisi, çiğdem pilavından, safran baharatına kadar mutfaklarımıza girmiş, narin yapılı, çok özel bir çiçektir.

Wikipedia’ya bakılırsa:

“Yumruları Türkiye’de çiğ olarak ya da külde pişirilerek yenir. Ayrıca yemeği de yapılır. Yemekleri arasında Çiğdem pilavı, Çiğdem aşı, Çiğdem sütlüsü başta gelir. Karadeniz Bölgesi’nde una bulayıp kızartması yapılır. Baharın ilk günlerinde toplanıp demet hâline getirilen sarı çiğdemler, Ankara şehir merkezinde seyyar satıcılarca tüketime sunulur.”

İşte Asuman Baytop, önemli İngiliz botanikçi Brian Mathew’un da dediği gibi, bu güzel çiğdem çiçeğinin ‘first lady’sidir.

okumaya devam!

Şiir üzerine notlar

Şiir üzerine notlar

Kitap Fuarı için Leipzig’deydim. Uzun yıllardan sonra ilk defa şiir okumalarına katıldım. Özellikle Almanca yazan genç şairleri dinledim. Zaten daha çok kısa bir zaman önce iki tesadüf sonucu, uzun zamandır ara vermiş olduğum şiir okumalarına yeniden başlamıştım. Şiir okumak aslında bugünlerin okuma ve genel olarak zaman geçirme alışkanlıklarına çok uygunsuz ve zor görünen bir çaba gerektiriyor diyebiliriz. Nitekim düz yazıdan farklı olarak şiir okurken çok daha yoğun bir konsantrasyona ihtiyaç duyarız. Herhalde biraz da bu yüzden şiir kitaplarını nadiren kitapçıların çok satanlar köşelerinde görürüz.

İki tesadüften bahsettim. Birincisi arkadaşım Sonja’nın şiir kitabının yayınlanması oldu, zaten Leipzig’e gitmemin asıl sebebi de bu kitabın ilk defa fuarda çıkacak ve okumalarının yapılacak olmasıydı. İkinci tesadüf internette karşıma çıkan bir şiir okuması ve duyar duymaz kelimelerin beni etkisi altına alması oldu. O kadar ki günlerce bu şiiri düşündüm desem abartmış olmam.

Zaten bir şiiri iyi bir şiir olarak değerlendirebilmemiz için ya bizi neredeyse akan bir suyun etrafımızı sarıp bizi sürüklemesi gibi önüne katıp götürmesi; ya da tersine her kelimenin farkına vararak ağır ağır ilerlediğimiz ve her köşe başında bizi duraklatan ama aynı anda önümüze yeni yollar açan bir kaliteye sahip olması gerekiyor diyebilir miyiz? En azından benim sevdiğim, değerli bulduğum şiirler her seferinde bu iki kategoriden birine girer gibiler.

okumaya devam!

Yeni Yıl

Yeni Yıl

Aslan ve Balık olarak hepinize iyi yıllar diliyoruz!

Bayramlar, Hanuka ve Noel kutlandı; sıra geldi yılı bitirmeye. 2014 hem Türkiye hem tüm dünya için zor bir yıl oldu bana sorarsanız, 2015 hepimiz için çok daha güzel bir yıl olsun!

Eğer önümüzdeki günlerde biraz boş zamanınız olur ve blog yazıları okumak isterseniz 2014’ten birkaç linki aşağıda bulabilirsiniz. okumaya devam!